Atasının Kapısını Çalmaya Üşenenlerin de Bayramını gördük!
Bayram…
Takvim yapraklarında sıradan bir gün değil; kalbin, hafızanın ve vicdanın aynı anda konuştuğu nadir zamanlardan biri.
Geçtiğimiz günlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın, memleketi Rize’nin Güneysu ilçesinde komşularıyla bayramlaştığını izledik. Baba ocağına dönmüş, çocukluğunun geçtiği sokaklarda dolaşmış, kapı kapı gezip “iyi bayramlar” demişti. Yanında eşi Emine Erdoğan ile birlikte…
Bir ülkenin cumhurbaşkanının bile köklerine dönme ihtiyacı hissettiği bir günde, aslında hepimize sessiz bir hatırlatma vardı.
Çünkü biz bayramı sadece tatil sandık.
Oysa bayram; bir yolculuktu… Hem de en kısa ama en anlamlı yolculuk: anneye, babaya, geçmişe, çocukluğumuza.
Öyle bir zamana geldik ki…
Artık bazı evlatlar bayram sabahı kapı çalmıyor.
Bir annenin gözü yolda kalıyor, bir babanın eli havada…
Ne bir öpücük, ne bir sarılma…
Sadece “yoğunuz” bahanesinin arkasına saklanan eksik bir vicdan.
Bizler ise başka bir bayramdan geliyoruz.
Sabah erkenden kalkılan, en güzel kıyafetlerin giyildiği, harçlık kadar “hayırlı evlat” olmanın da değerli olduğu günlerden…
El öpmenin bir gelenek değil, bir şeref sayıldığı zamanlardan…
Şimdi etrafıma bakıyorum;
Kalabalıklar var ama ziyaret yok,
Mesajlar var ama samimiyet yok,
Bayram var ama ruhu eksik…
İşte tam da böyle bir tabloda, devletin en tepesindeki bir ismin kalkıp baba ocağına gitmesi, komşularıyla oturup sohbet etmesi, çocukluğunun izlerini taşıyan sokaklara dönmesi sadece bir program değil; bir mesajdır.
Diyor ki bize:
“Nerede olursanız olun, ne olursanız olun…
Kökünüzü unutmayın.”
Çünkü bayram;
Ne lüks sofralarda, ne tatil planlarında…
Bayram, bir annenin elinde, bir babanın duasında saklıdır.
Ve gerçek şu ki…
Eğer biz o kapıyı çalmayı bırakırsak,
Bir gün o kapı tamamen kapanır.
Belki de mesele hâlâ geç kalmamış olmak…
Bir telefon değil, bir ziyaret mesafesinde olmak…
Bir mesaj değil, bir sarılma kadar yakın olmak…
Çünkü bayramlar bizimle bitmesin.
Bizimle devam etsin.





